EN TR

Charlie Chaplin ve sosyal ağlar

Az önce Modern Zamanlar kısa filmi hakkında konuştuk. Film İzmir’de çekildi ve sıradan bir insanın hayatını anlatıyor, daha doğrusu internete olan bağımlılığımızı. Genç yönetmen Aykut Alp Ersoy Mashallah News ile konuştu.

Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Merhaba, 28 yaşındayım. İzmir Ekonomi Üniversitesi Medya ve İletişim bölümü mezunuyum. Uzun yıllar Grafikerlik yaptıktan sonra sanırım ne istediğimi anlayıp sinemaya gönül verdim. Şimdilerde, kısa film, video klip ve reklam filmleri ile uğraşıyorum. Hedef tabiki de uzun metraj! Bu arada Elektronik Müziği ve denizi çok severim!

Genelde sanatçılar İstanbul’da yaşamayı tercih ediyorlar, siz neden Izmir’de yaşıyorsunuz?

Aslında bu biraz bilinçli biraz da bilinçsiz bir tercih. Yani “Herkes İstanbul’da. O zaman ben İzmir’de yaşayayım” gibi bir durum değildi. Bütün hayatım İzmir’de geçti. İlkokul, lise ve üniversite. Dolayısıyla İzmir benim hayatımda çok önemli bir yer taşıyor ama açıkçası benim bu yaptığım biraz New York’tan Hollywood ile yarışmak gibi bir şey çünkü Türkiye’de her şeyin olduğu gibi sinemanın da kalbi İstanbul. İzmir çok güzel bir Egedeniz şehri ama özellikle sinema gibi yüksek bütçeler gerektiren bir sanat dalını icra etmeniz için yavaş ve küçük bir şehir. Fakat burdaki mevcut imkanlarımı doğru kullanıp ben de bir şekilde İstanbul’a gideceğim zaten.

Modern Times/Modern Zamanlar aslında Charlie Chaplin’nin filmiydi. Neden bu ismi seçtiniz?

Aslında bu ismi seçmemin iki temel sebebi var. Birincisi filmin çekim biçimi. Bilindiği gibi sinemada önemli olan anlatılacak olan meselenin müzik ve ses olmadan olabildiğince görsel olarak anlatılabilmesi. Önemli, çünkü bu gerçekten zor bir şey. Biz de Modern Zamanlar‘da biçimsel olarak tıpkı Chaplin’in ve o dönemin diğer filmlerinde gözlemlendiği gibi olabildiğince sade, olabildiğince görüntüye dayalı, diyalog ve çok fazla kamera hareketi içermeyen bir yapı ile meseleyi anlatmayı tercih ettik.  Diğer bir nokta ise Chaplin efsane filmi de bir endüstri toplumu eleştirisi yapıyordu. Hani Chaplin’in o çarklarda dönüp durduğu, sıkıştığı sahneyi hatırlayınız lütfen.. O dönemin sistemi insanları nasıl bir robota çevirdiyse, günümüz toplumu da insanı çeşitli aygıtlarla yine insanları robota çeviriyor.

Aslında değişen pek bir şey yok. Belki kıyafetler değişiyor, kullandığımız oyuncaklar değişiyor daha sevimli hale geliyor ama temelde değişen pek bir şey yok. Bu manada bizim filmimiz de bir bilişim çağı eleştirisi olarak değerlendirilebilir. Fakat vaktinin büyük bir bölümünü bilgisayar başında geçiren ve onun nimetlerinden faydalanan birisi olarak internete karşı bir düşüncem yok tabiki. İnternet doğru kullanıldığında muazzam bir güç ve geleceğin en büyük medeniyet aracı. Böyle bir kavrama sırtını dönmek cahillikten başka bir şey değildir.

Modern Zamanlar, yalnız bir çalışanın hayatı, nasil yarattınız bu hikayeyi, nereden geliyor?

Aslında o adam herkes ve aslında o adam hiç kimse. Yani o siz de olabilirsiniz, ben de, bir başkası da. Mekanın da önemi yok zira olabildiğince herhangi bir kültürel öğe taşımayan, evrensel manada şehir hayatının ortak noktalarını taşıyan bir denklemde çektik filmi.

O yüzden filmin fikir aşamasını yaratmakta çok zorlanmadım.  Sadece dışarı çıkın ve metroda, otobüste, restoranlarda çevrenize bakın. O kadar çok o adamdan var ki.. Böyle bir çoğunluğu fark etmemeniz imkansız. Bu noktada bir sinemacının çevresindeki bu denli büyük bir kitleyi görmezden gelmesi düşünülemez zaten. Fakat şunu da eklemem lazım: Filmin konusu yeterince kitle kültürüne ait. O yüzden de temelli popüler kültür filmi olmasın diye filmin başındaki işe gidiş sahnelerini bilerek uzun ve sıkıcı yapmak istedim. Tıpkı Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi için “İlk kısmı bilerek çok sıkıcı yaptım. Sıkılanlar bir an evvel gitsinler.” demesi gibi. Yani çok da kitle kültürü filmi olmaması ve sinemanın da ağırlığının hissedilmesi en büyük isteklerimden birisiydi.

Başroldeki karakter, ironik bir foto çekiyor, size göre yeni teknolojiler bizi kendimize hapsediyor da biz bunu fark etmiyor muyuz?

Yukarıda belirttiğim gibi o adam hepimizin bir simgesi aslında. Çünkü ben de bu filmi çekerek kendimi o adamdan ayıramıyorum sonuçta öyle ya da böyle hepimizin bir şekilde sahne aldığı bir platform internet ve en basit haliyle sol üst köşede o “kırmızının” yanması hepimizin hoşuna gidiyor. Sadece Facebook değil tabiki mesele. Twitter, Tumblr vs. hepsi buna dahil çünkü insanoğlu hala ilgiye aç. İnsanoğlu hala kendi egolarını tatmin peşinde. İnternet ile bu çok daha görünür hale geldi sadece.

Geçtiğimiz yıllarda bir kitap çıktı Türkiye’de: “Facebook, Görünüyorum O Halde Varım” isminde. O kitapta şundan bahsediyordu: Artık insanlar bir yere gitmektense, o yere gittiğini göstermenin telaşında! Bizim filmde de aynen öyle. Adam internetin önde gelen şirketlerinin logolarından oluşan “Hayatımı geri istiyorum” isimli bir çalışmayı dahi fotoğraflayıp, internetten bir başarı elde etme derdinde.. Bu noktada kendimizi hapsediyor muyuz? Bu tamamen sizin kullanım biçimlerinizle alakalı. Mesela geçen günlerde okumuştum. Netteki bütün video’ları seyretmeniz 5 yüzyıl sürermiş. Şimdi siz bu koskoca kavram içerisinde video’lara odaklanırsanız hapsolmanız sürpriz olmayacaktır ancak işin bilgi akışı ve fikir alışverişi kısmına odaklanırsanız siz onu yönetirsiniz, o sizi değil.

Sonuç olarak filminizin sonu ironik ancak biraz da kötümser, peki siz böyle misiniz?

Filmin sonu önemli evet. Biraz alaycı, bir eğlenceli ve gülümseten bir müziğin sonunda tekrardan o gülüşün gittiğini görmek ilginç olabiliyor. Ben kötümser değilim ama kötümser olması gerek milyarlarca insan var. Neden mi? Film de tam olarak bunu anlatıyor zaten.

(Visited 151 times, 1 visits today)

Leave a Reply